ALTAN TAN’IN YENİ MİSYONU..
Bir dönem geniş halk kitlelerinin iradesiyle meclise taşınan, toplumsal bir sözleşmenin ve siyasal bir iddiayla örülen vekalet ilişkisinin muhatabı olan siyasetçilerin, zaman içerisinde kendi varlık zeminlerine yabancılaşması, modern siyaset psikolojisinin en trajik kırılmalarından biridir.
Altan Tan’ın son dönemde ana akım televizyon kanalları ve dijital platformlarda sergilediği tutum, basit bir rota değişikliği ya da entelektüel bir farklılaşma olarak okunmamalıdır. Karşımızda duran tablo, geçmişte temsil ettiği toplumsal tabanın bugünkü siyasal iradesini ve hafızasını itibarsızlaştırmayı hedefine alan, rasyonel temelden yoksun yapısal bir ‘düşme’ misyonudur. Bu durum, bireysel bir aydın eleştirisi sınırlarını çoktan aşmış, mevcut Kürt siyasal hareketini itibarsızlaştırmak ya da boşa çıkarmak isteyen çevreler için işlevsel bir dolgu malzemesini dönüşmüştür.
Söz konusu savrulmanın gerisinde, kişisel çıkar arayışları ile siyasal omurga arasındaki bağın kopması kronolojik bir netlikle izlenebilmektedir. Bir zamanlar üyesi olduğu ve mecliste temsilini yaptığı Halkların Demokratik Partisi (HDP) geleneğinde yer bulamadığı andan itibaren Saadet Partisi çizgisine evrilen ve muhafazakar Türk seçmenden aldığı sıfır destekle yüzleşen bu “eski siyasetçi”, bir dönemlere sahip olduğu ağırlığını koruyabilmenin yolunu popülist bir reddiyecilikte bulmuştur. Siyaset sahnesinde özgül ağırlığıyla var olamayan “siyasal dönmelerin”, karşı mahallenin lügatine malzeme taşıyarak görünürlük elde etmeye çalışması öteden beri tanıdık bir sapmadır. Altan Tan, bugün tam olarak bu boşluğu doldurmakta; Kürt siyasi hareketine yönelen her sistematik saldırıda yedek şarjör görevi üstlenen ve içeriden konuşuyormuş izlenimi veren, ancak tamamen dışarıdan kurgulanmış bir "dolgu malzemesi" işlevi görmektedir.
Bu pratik, egemen siyasal tezlerin ihtiyaç duyduğu yerli argümantasyonu tedarik etme arayışından beslenmektedir. Kolektif hakları ve tarihsel iddiaları önemsizleştirmeye ayarlı bu reddiyeci dili medya platformlarında taşımak, basit bir fikir ayrılığı değil, karşı mahallenin tezlerine içeriden meşruiyet sağlama çabasıdır. Burada asıl yapısal sorun, Altan Tan’ın kendisine biçilen bu araçsal rolü rıza göstererek ve isteyerek üstlenmiş olmasıdır. Rasyonel siyasi eleştiri sınırlarını aşan bu tutum, nihayetinde toplumsal kazanımları ve iradeyi zayıflatmayı hedefleyen geniş ölçekli bir işlevselliğe hizmet etmektedir. Dolayısıyla karşımızdaki tablo, bireysel bir fikri sapmanın çok ötesinde, mevcut siyasal iradeyi tasfiye etmek isteyen çevrelerin çarkına sunulmuş gönüllü bir katkıdır.
Bu reddiye dalgası, coğrafi hafızadan kentsel sembollere ve Kürt toplumunun kadim tarihsel damarlarına kadar genişleyen sistematik bir öğütme operasyonuna hizmet etmektedir.
Tan’ın oturduğu her masada Kürtlerin tarih anlatımnı "uyduruk bir kronoloji" olarak ima etmesi, sömürgeci paradigmanın "tarihsiz halklar" teziyle birebir örtüşmektedir. Siyasal ahlak ve rasyonalite açısından bakıldığında, bir siyasetçinin kendi varlık zeminini oluşturan toplumsal değerleri, karşıtlarının kumar masalarında harcanabilir bir karta dönüştürmesi kabul edilebilir değildir. Kürt siyasetinin pratik hataları, eksikleri ya da stratejik körlükleri elbette eleştiriye tabidir; hatta bu eleştiri toplumsal gelişimin yegane motorudur. Ancak Altan Tan’ın yaptığı şey bir iç eleştiri veya yapıcı bir tenkit değildir; aksine, Kürt karşıtı blokun argümantasyon ihtiyacını karşılayan kurumsal bir tedarikçiliktir. Siyaseten yalnızlaşan, toplumsal tabanı gittikçe daralan ve marjinalleşen bir siyasi düşkünün, sırf ekranlarda yer bulabilmek uğruna kendi halkının değerlerini hedef alacak cüretkar bir alana yerleşmesi, tam bir siyasi ve ahlaki intihar çizgisidir.
Siyaset tarihinin en amansız yasalarından biri, kendi sosyolojisinin can suyundan kopan her aktörün nihayetinde yapısal bir yok oluşa mahkûm olmasıdır. Siyaset kuramının en yalın gerçeği, gücünü ve vekaletini aldığı kitleleri tasfiye etme görevi üstlenen her aktörün, nihayetinde kaçınılmaz olarak kendisinin tasfiye olacağıdır. Kendisini var eden tabanın mücadelesini ve emeğini karşı çevrelerin argüman ihtiyacını karşılamak adına bir tedarik malzemesine dönüştürmek, onurlu bir duruş değil, yapısal bir intihar çizgisidir.
Siyasal omurgasını yitiren ve hegemonik odakların sofrasında dönemsel bir meze olmayı kabul eden bu tip düşkünler, egemen paradigmanın gözünde geçici bir koçbaşından öte bir anlam taşımazlar. Kendi toplumuna karşı konumlanarak edinilen bu yapay vitrin, ne sığınılan yeni mahallede kalıcı bir öznellik kurmaya yeter ne de geride bırakılan kitleler nezdinde bir meşruiyet kırıntısı bırakır.
Kadir Çelik
3 haziran 2026
Rojname